Bu aralar gündem hayli yoğun.
Siyaset hareketli, o kadar ki temizlenmemiş ağızlardan pis kokular yayılabiliyor.
Gazetelerde üçüncü sayfalar aman Allah’ım nasıl bir dünya ora.
O annesini kesmiş, bu karısını asmış, şu intihar etmiş…
Ve dünyada yaşanan kimin eli kimin cebinde, kimin boğazında durumu.
Gazeteyi açtığımızda, internetten okumalar yaptığımızda direk bu tür haberlerle karşılaşıyor ve yaşamak denirse yaşamaya devam etmeye çalışıyoruz.
***
Kısa bir süre önce Kahramanmaraş’ta bir aile yok oldu. Başka kelimesi yok, tam anlamıyla yok oldu.
Takdiri ilahi diyoruz.
Amma velakin yaşanan hale baktığımızda kadere sığınıp geçmek ne kadar doğru demeden de acizane kendimi alamıyorum.
Dört kardeş, aynı evin farklı odalarında bir anda intihar etti.
Anne, vahim olaydan kısa bir süre önce vefat etmiş.
Olaya dair, dayanamadılar, ona kavuşmak için canlarından vazgeçtiler diye haberler çıktı.
Durum bu şekildeyse hakikaten bu nasıl sevgi?
Dünya sevgi üzerine gidiyor diyoruz, kabul.
Lakin her şeyin abartılısı ve olması gereken yerden sapmış şekli zararlı olduğu gibi, bunun sevgide de geçerli olduğuna inanlardanım.
Sevgi ne için, nasıl olacak peki?
Benim öğrendiğim; seni, seni halk edene, geldiğin yere ulaştıracak bir sevgi hali olmalı insanda.
Bu hal öyle olacak ki başladığı yerden tedrici olarak olması gereken yere ulaşacak ve ulaştıracak. Bu yolda takılıp kalmak, her kim ve her ne için olursa olsun durumu değiştiriyor. Seni yaradan seni kıskanıyor. Sevgin benden başkasına olamaz diyor. Takılıp kalma, olması gereken gerçek sevgiyi daima ara diye seni kitapları ile asırlardır uyarıyor. Ama insan hata yapmaya meyilli. Hata diyorum, çünkü iradi kudrete sahip olan insanın hata yapmadan yürümesi de mümkün değil. Doğru sandığı yanlış, yanlış dediği de doğru olabiliyor.
Yaradan buyurmuş ‘’ hata yapın, samimiyetle itiraflarınızda affedeyim.’’ diye.
Sevginin hali bu.
Takılıp kalınca halimizin meçhul olması da bu durumda muktedirdir.
***
Devri alemde durumlar bu haldeyken biz ne alemdeyiz diye bir soru hep aklımı kurcalamıştır.
Bir cümleden bahsetmek istiyorum aslında. Büyüklerin zaman zaman ‘şuna bak sen büyümüşte küçülmüş’ dediklerini duyarız.
Girdiği ortamı şenlik alanına çeviren çocuklarımıza hitaben söylenmiş bu cümle ne kadar manidardır aslında.
Bu cümleyi duyan çocuk şöyle bir bakınıverir etrafına, gelecek tepkileri kafasına göre ölçer o an.
Sonuç, çocuk işte, ya susar bir yere sırıtarak oturur ya da uçar da uçar.
Böyle bir durumun sonunda benim aklımdan geçen cümle şu oluyor: Mutlu çocuklar, geleceğin umutlarıdır.
Psikolog ya da çocuk gelişimi üzerinde çalışmalar yapmış değilim lakin bu güzel hali görmezden gelmek nasıl mümkün olabilir.
Her istediği anında annesi, babası, abisi, ablası gibi büyükleri tarafından (onun isteği gibi mi?) yerine getirilen çocuklar ve hayattan beklentileri, diğer taraftan ise yaptığı yerinde davranış veya iş sonucu güleç bir yüzle karşılanan, takdir ile sahip çıkılan çocuklar.
Bu durumun aileler için çok önem arzettiğini düşünmekteyim.
Bu halde geleceğin bilmem hangi keşfinde zamanında istekleri hemen yerine getirilen zıpırların değil, yaptıkları takdir ile karşılanan emanetlerin parmağının olacağını kestirmek şimdiden mümkün görünüyor.
Hıh! çocuk işte deyip geçmek kolay, ama esas olan o anda çocuğun yaptığı ile ilgilenmek, onu sorular ile alakadar kılmak ve belki de sadece işi tebessüm ile karşılamak, geleceği ve nesli inşa için masrafsız bir yöntem gibi görünüyor.
O halde salıncağın arkasından ittirip sallamak yerine, yanına geçip ‘ha gayret, oluyor’ demek gerekiyor.
***
Gündemdekiler ve hayatımız.
İkisi de sıcak gelişmelerde devam ediyor.
Peki, biz bu sıcaklığı nasıl hissediyoruz?
Sevgimiz ne halde?
Sevgimizi nasıl yönlendiriyoruz?
Geleceğimizi ipten almak yerine şimdiden ipleri sıkı tutmak gerekmiyor mu?
