Şu günlerde gündeme ve yaşadığınız hayata dair kendinizce sorgulama yapmak gerektiğinde kafanıza hangi sorular geliyor buna vâkıf değilim lakin acizane şunu fark ettim bu günlerde dünya hayatı iki şey arasında: iyi ve kötü.
Zaman ne kadar hızlı. İnsanlar bu hıza yetişme derdindeler. Büyüklerden duyduk bizde söyleyeceğiz; derdimiz zamane çocuğu olmak değil, zamanın çocuğu olmak.
Ne demek zamanın çocuğu olmak?
Bilmediğimiz bir yere açtık gözlerimizi biz. Takdiri Rabbani olmasa konuşmaya başlayıp anlamlandırma çabalarına kadar ki zamanda hep yabancı olacaktık dünyaya gelmenin vesilesi anne ve babamıza. Ne kadar büyük bir güç değil mi bu? Yaratıcı ne kadar güçlü düzen ve intizam ile muktedir. Seni yaratan bu muktediratı ile sana bir irade vermiş. İşit, düşün, itaat et. Yegane düzen bu. İşitiyoruz, zaman akıp gitmede. Peki düşünüyor muyuz hatta bunun çabasında mıyız? Bu hal ile düzenin neresine koyacağız kendimizi? İşte burada tek çaremiz Rabbimizin merhameti ve insanları ümitvar kılması.
Bir girdap zaman. Dönüyor, hem de son hızla. Madem ümitvar kılınmış insan o halde girdaba kapılıp gitmek niye? Çaba olacak, gayret olacak. Pişmeyen aşı ağzına götürüyor musun? Tabi ki de hayır. O halde çaban olacak ve bu çabayı görecek olan Rab seni zamane çocuğu olmaktan tecellileri ile korurken, merhametiyle zamanın çocuğu olma yolunda gayretlerini boşa çıkarmayacak.
***
Geçen hafta Birleşmiş Milletler En Az Gelişmiş Ülkeler Konferansı on yıl aradan sonra 4. kez üst düzey erkânında yoğun katılımlarıyla gerçekleştirildi.
Gündem yoğundu. Sivil toplum, gençlik, parlamenterler, iş dünyası alanlarında konferanslar ve forumlar yapıldı. Katılan ülkelerden entellektüeller, iş adamları ve gönüllü çalışanların sunumları ile ülkeler adına son 10 yılda ne değişti diye tartışmalar yapıldı. Şöyle bir baktılar görüntüye uğraşlarının sonucu aralarından 4 ülkeyi bir üst lige gönderirken, acı kazanım, tam 10 ülke aralarına katılmış; bunu gördüler. Raporlar açıklandı; açlık, işsizlik, iş bilmezlik, sömürü, kendi ülkemize sahip olmak istiyoruz, bizi yönetmeyin, bizi bize bırakın demeçleri yükseldi.
Afrika bu konularda oldukça dertli. Zaten biliyoruz diyebilirsiniz. Lakin gelip bir görseydiniz diyebilirim size rahatlıkla.
Aslında her şeyin farkındalar. Sözleri, planları çok. İstekleri de para değil. Bizimle çalışın, kendimiz yükselelim, hele bize bir el atın sonra yürümeyi biliyoruz, sadece üstümüzde hissettiğimiz kollar sebebiyle ayaklarımız uyuşmuş söylemleri tüm gerçekleri ortaya koyuyor. Yaptıkları ciddi sunumlarla bunu ortaya koydular da.
Size küçük bir örnek:
Konferansın sivil toplum forumunun başlangıcı, konuşmacılardan BM görevlisi ve Afrika uzmanlarından birinin ifadeleri, elinde kahvesiyle odasında dertleşir gibi şu ifadelerle bitiriyor sunumu: Ya dostum gelişmiş ülkeleri seviyoruz, iyi, hoş geliyorlar burada para harcıyorlar. Misal, sen ne aldın şimdiye kadar bu tür yardımlardan diyerek konuşmasına devam ediyor. İşte konuşulanlar bu şekilde diye devam ederken şunu ifade etti sizin bize getirdiklerinizi biz tamamen hediye olarak alıyoruz. Akşam yiyoruz, 3-4 ay giyiyoruz sonra puf yok oluyor. Sonra yine geliyor, yine geliyor. Ve bitiş cümleleri geleceğe hediye gibiydi; bize hediye getirmeyin, gelin bizimle çalışın, bize öğretin. Salonda alkış kıyamet.
Ne kadar manidar değil mi?
Sen buradan diyorsun; onlarda faydalansın rahat olsunlar diyorsun ama durum bu kadar basit değil. Onlar işitiyorlar, düşünüyorlar, teslim olmuşlar. Bunları yaşarken aynı zamanda görevlerinin de farkındalar, yapmaları gerekenleri biliyorlar, ülkelerine sahip çıkıp en güzel haliyle yaşamayı onlarda istiyor ve gayretleri var.
Gözümüz mü kör?
Hayır, hayır…
Durumu değerlendirmiyoruz. Yapılanları hayırdır, bir el verir diğerinin haberi olmaz sözlerimizle kapatıyoruz. Artık yapılanlar hediye olmasın isteniyorsa, kulaklarımızı dört açıp dertleri dinlerken, gözlerimizi ve gönüllerimizi çalıştırmaya başlamalıyız.
Tartışmalar yapıldı, konular görüşüldü, kartlar alındı, verildi ve sonuca gelindi.
Yirmiden fazla gönüllü kuruluş konferansı takip ediyordu. Müthiş. Orada şunu görmeyi istedim, dünya da bir yerler bir şeyler bekliyor ve koşanları var. Hem de insanlık adına. Din, dil, mezhep ya da bilmem ne sebebli değil. Sadece insanlık.
Türkiye. Artık farkındalığımız had safhada. Bu alanda ciddi çalışmalarımız var.
Gönüllüler. İşin sırrı bu. Bir dert dinlerken karşınıza geçen insanı gönülden dinleyip tek laf etmeden işin hallolmasını sağlamak. Halimize şükrederken, bir taraftan da bir büyükten duyduğum sözler çınladı kulaklarımda: biz bu işi yapıyoruz yahu, onlar(insanlık adına sivil toplum kuruluşları ile çalışmalar yapmak isteyen yabancı kuruluşlardan bahisle) şimdi bize yetişmeye çalışıyorlar.
