Her yıl Mübarek Ramazan Ayı’na girdiğimizde, klasikleşmiş olarak, eski Ramazanlara iç çekmeden duramaz insan. Herkesin bir eskisi vardır ve bu eski kaybedilmişliğin de verdiği hüzünle her daim daha güzeldir. Sık sık duyarız büyüklerimizden, “ Eski Ramazanlar pek bir başkaydı, küsler barışırdı, zengin fakir ayrımı olmadan bir sofra etrafında, ezan beklenir, dualarla iftarını açarlardı. Oruç; sabrı, sükûtu ve selâmeti getirirdi. İnsanlar ellerindekinin kıymeti bilirdi.”
Tüm bu güzellikler, Ramazan ayını anlamlı kılmaktaydı. Şimdi biraz daha farklı geçiyor Ramazan ayı. Eskiden kalma naif detaylarla süslenmemiş, festival havasında geçen Ramazan ayına şahitlik ediyoruz. Tarihi, yaşanmışlıkları ve ulu camileri ile anlamlanan semtlerde, eskiyi canlandırma adına yapılan eğlenceye varan programlar, lüks restorantlarda verilen iftar yemekleri sadece aç kalmaktan ibaret olmayan bu güzel ibadeti gölgede bırakabiliyor.
O çok anılan, hatıra düşen “eski”lerden bahsedecek olursak, eskiden Ramazan ayı özenle karşılanır, çeşitli faaliyetler yapılırmış. Bunların en başında şu anki programlarımıza yol gösterici olmasını dilediğim “Cerre çıkma ve Huzur Dersleri” gelirmiş.
Cer, eskiden medrese hocalarının ve öğrencilerinin mübarek üç aylarda çeşitli kasaba ve köylere dini hizmetlerde bulunmak için gidilmesi manasına gelen kelimedir. Hocalar ve öğrenciler, Ramazan ayında, köylere, kasabalara gider, camilerde vaaz verir, Kur’an okur, soruları cevaplar ve çocukların yetişmesine yardımcı olurlarmış. Cerre çıkmak diğer aylarda da olmakta ama Ramazan ayında daha bir sık yapılmakta imiş.
Ramazan ayında yine hilafetin kaldırılmasına kadar, padişahın huzurunda “Huzur Dersleri” adı altında tefsir dersleri yapılmaktaymış. Padişahlar, Hocanın yanında diz çökerler, bu dersleri kaçırmadan takib ederlermiş. Topkapı Sarayı’nda, Yıldız Sarayı’nda ve dönemin yönetiminin ana merkezi olan mekânlarda Huzur Dersleri yapılırmış.
Osmanlı’da yine büyük coşkuyla, Receb ayının onikinci günü çeşitli hediyelerle Surre alayı gönderilir, Sultanahmet avlusunda dokunan Kâbe örtüsü de yine bu alayla gönderilirmiş. Topkapı Sarayındaki Kutsal Emanetler, mübarek ayın girmesiyle ziyarete açılırmış.
İftar sofralarında, hurma, kahvaltılık eksik olmaz, nizami şekilde konulurmuş. Büyük konaklarda yoksullar için birkaç sofra hazırlanır, davetsiz gelen tüm konuklar geri çevrilmez, üstüne “diş kirası” denilen gümüş akçe veya altın paralar bir kadife kese içerisinde verilirmiş. Yoksulların iftariyelikleri güllacına kadar eksiksiz hazırlanır, zekatı ve sadakaları da eksik edilmezmiş.
Camiilerde, zemzem suyu ile şeker bulundurulur, ezan sonrası oruçlar açıldıktan sonra namaza durulurmuş. Büyük camilerin avlularında Kuranı Kerim, çeşitli kitaplar, tesbihler satılırmış. İstanbul sokaklarında ise hareketlilik hakim imiş. Camii minarelerine mahyalar asılır, sokaklar fenerler ile aydınlatılırmış. İftar sonrası, tıklım tıklım camiilerde teravihler kılınır, sonrasında kıraathanelerde Ramazan üzerine hikâyeler anlatılır, kitaplar okurmuş. Kitap okuyanlardan, kahveci çay ücreti almazmış.
Bir dahaki Ramazan’a yetişir miyiz bilinmez, ama bu Ramazanımız, daha çok Kuran okunan, hayırlı kelamları dilimizden eksik etmediğimiz, çocuk yaşlı demeden pide kuyruklarında beklediğimiz bir Ramazan olur İnşallah… Şükürler olsun ki Rabbim, aciz kuluna, vakti dolmadan, O’na yönelmesine vesile olacak çok olanak vermiş. Ramazan ayı da her gününü ayrı bir güzellikte geçirmemiz için, bize verilen büyük bir nimet. Cümlemizin bu güzel ayı, hayırlı bir şekilde geçirmesi dileklerimle.
