“Ekonominin Altındaki Dinamitlerin Patlaması, Alınan Önlemler ve Sonuç”
Bundan önceki yazılarımızdan takip ettiğiniz gibi 1929 Buhranı gayrimenkullerin aşırı değerlenmesi sonucu patlak vermişti. 2008 krizinde de aynı durumun kredi piyasalarına yapmış olduğu baskı sonucu patlak veren bir kriz olduğu aşikâr. Bununla beraber esas olarak, ABD’de başlayan ve tüm dünyayı saran kriz, 11 Eylül 2001 krizinin ardından durgunluğun ötelenmesine yönelik olarak ABD’de başlayan operasyonun devamı. Bu operasyon durgunluğun aşılabilmesi için bankacılık sisteminin şeffaf olmayan biçimde yönlendirilmesine dayandırılabilir. Bu yönlendirmede, başta ABD yönetimi olmak üzere, FED, SEC, FDIC, Rating Kuruluşları ve doğal olarak tüm finans kesimi vardı. Bankaların kredi mekanizmasını çalıştırması için parasal genişleme devreye sokuldu ve bilanço dışında izlenen riskler hızla arttırıldı. Bu enstrümanlar da (türev ürünler, toksik kağıtlara dayandırılmış yapılandırılmış finansman araçları gibi) bankalar tarafından bilanço dışı işlemlerle karşılanıyordu. Bu enstrümanlarla risk gizlenip, yüksek getiriler sağlanıyordu. Bu risklerin SEC tarafından görülmemesi, Rating kurumları tarafından bilinmemesi mümkün değildi. Kısa vadeli olarak fonlanan bu enstrümanlar artık piyasaya hükmediyordu. Piyasa işleyişi tersten çalışmaya başlamıştı. Örneğin, 2004 yılının Haziran ayında FED faiz oranlarını yükselttiğinde, uzun vadeli faiz oranları da yükselmesi gerekirken düştü. Bu durum Rating kuruluşları tarafından dikkate alınmadı. Amaç toksik kağıtların değerinin düşürülmemesi ve bilançoların korunması mıydı? Gizlenen bir şeyler mi vardı? Bu süreç sürdürülebilir miydi? Bu sürecin bir sürpriz olmadığı sorulara dürüst olarak cevap verilerek bulunabilir.
Krize giren diğer ülkelerin de bu operasyonun başarısı için destek verdiklerini söylemek mümkün. Ne yazık ki bu ülkelerin de finansal kesimi getirilerden yararlanmaya yönelik olarak, bu enstrümanlara büyük ölçüde finansman sağlayarak bu süreçte yer aldılar. Ortadoğulu, Uzakdoğulu ve Avrupalı birçok yatırımcı söz konusu kağıtlara yatırım yaparak ülkelerinin tasarruflarının büyük ölçüde erimesine zemin hazırlamış oldular[1]. İşte kriz ve kaybedenlerini böylelikle sıralayabiliriz.
Bunun yanında devlet tarafından kontrol edilmeyen bir ekonomik düzenin (mortgage sistemi gibi) nelere sebep olacağı da gözle görünen bir kusur. İki trilyon dolara tırmanan ve güven duygusunun yerini daha çok kazanma dürtüsünün aldığı bu kredilendirme yöntemi ABD’de 2008 yılının Mart ayı itibariyle 100 binin üzerinde işsiz olmasına neden oldu. İşsizlik oranı 1983’ten beri en yüksek oran olan yüzde 8’lik bir rakama ulaştı.
Fannie Mae ve Freddie Mac şirketlerine önümüzde beş yılda 90 milyar dolar yatırılacak. Likidite krizinin aşılması için en son 700 milyar dolarlık yardım paketi açıldı. Hatta bu yöntemler yetersiz kalınca,ABD ekonomi yönetimi zor durumdaki mali kurumlara kaynak aktarabilmek için bankaların hisse senetlerini almaya başladı. Yani bazı bankalar devletleştirildi.
IMF bu süreçte yardım bekleyen ülkelerin “imdadına koşmaktan!” geri durmadı. Ayrıca IMF eski Başkanı biz 2-3 yıl öncesinden krizi hükümetlere ve maliye bakanlarına uyarı yaptıklarını da hatırlattı[2].
Ülkelerin krizden çıkma çabaları ana başlıkları şunlar oldu;
- Piyasalara likidite verilmesi,
- Kısa vadeli referans faiz oranları öncülüğünde faizlerin aşağı çekilmesi,
- Vergi kolaylıkları gibi maliye politikaları ile para politikalarının desteklenmesi,
- Zor durumdaki mali ya da reel sektör kurumuna mali destek yapılması[3].
Kriz ABD’den genişleme sürecine girmişti. Bu güne kadar İzlanda, Macaristan, İrlanda, Yunanistan krizlerin beşiği oldu. Halen Yunanistan’ın başını çektiği bir grup ülke krizle başa çıkmaya çalışmakta. Ayrıca PIIGS diye tanımlanan ülkelerde de böyle bir beklenti oluşmaya başladı. Bu ülkeler; Portekiz, İtalya, İrlanda, Yunanistan ve İspanya’dır. PIIGS ülkelerinin Türkiye ile CDS (Credit Default Swap) oranları ve S&P kredi notları bakımından karşılaştıracak olursak çöle bir grafik karşımıza çıkmakta[4]:
Yaşanan süreçte en büyük sorun; sanayi toplumunun ortak özelliği, tükettiğini bir daha üretememesi. 2050’li yıllarda 6,5 milyar insan yaşamayacağına göre bu durum daha böyle nasıl gidecek. Tek güçlü bir sistem demokrasi dışı yollarla bile olsa bu tür arayışların jandarmalığını yapacaktır.
Sonuç olarak: Krizin süreç açısından belli bir süre daha devam edeceği aşikâr. Özellikle borçlu ve kredibilitesi düşük ülkeler açısından kriz süreci çok daha çetin geçecek. Yukarıda saymış olduğumuz PIIGS ülkeleri bu durumda en savunmasız ülkeler arasında olmakta. Bu ülkelerde oluşacak krizin –ortak özellikleri Avrupa Birliği üyesi olmaları- Avrupa Birliği sistemini derinden sarsacağı da göz önünde bulundurulursa, sadece ekonomik krizle değil politik bir krizle de karşılaşacağımız konusunda endişe taşımaktayız. İşte bu sebeplerle 2008 Ekonomik Krizi 1929 Ekonomik Buhranı’na oldukça benzemektedir.

