Bu ilk yazımızda ekonomik krizleri irdeleyeceğiz. İlk olarak işe ekonomik krizlere bir girizgah yaparak ve 1929 Büyük Buhran’ı ile başlayacağız. Büyük Buhran, bize bugünün krizi hakkında geçmiş benzer bir deneyim olması bakımından önemli ipuçları vermekte.
Ancak konumuza başlamadan önce hali hazırda içinde olduğumuz ve her birimizin birer oyuncusu olduğu oyunu hatırlatmamız gerekiyor. Oyunun adı: Kapitalizm. Bu oyunun –eğrisiyle doğrusuyla, eksiğiyle yanlışıyla- kuralları bu ekonomik sistem üzerine kurulmuş. Bizler de yazılarımızda kapitalizmin araçları üzerinden yorumlamalarımızı yapacağız.
İşte bu kapitalist düzen çerçevesinde ekonomik krizler bahsini açmış bulunmaktayız. İşe ekonomik krizin nasıl bir şey olduğunu tarif ederek başlayalım:
Ekonomik krizler; herhangi bir mal, hizmet, üretim faktörü veya döviz piyasasındaki fiyat veya miktarlarda, kabul edilebilir bir değişme sınırının ötesinde gerçekleşen şiddetli dalgalanmalar olarak tanımlanabilir [1].
Ekonomik krizlerin sebep ve sonuçları birbirine oldukça benzer olması dikkat çekici bir durum. Bunlar:
- Fiyat İstikrarının Bozulması
- Ödemeler Bilançosu Dengesizliği
- Gelir Dağılımındaki Adaletsizlik
- Aşırı Borçlanma ve Borç Krizleri
- Ekonomideki Arz ve Talep Dengesizlikleri
Kredi derecelendirme kuruluşlarının (Moody’s, Standart & Poors gibi) derecelendirmelerinde bu hususları dikkat ettiklerine de dikkat çekmek gerekir. Ayrıca her ekonomik krizde bunların olacağının bir garantisi de yoktur.
Ekonomik krizlere, özellikle 18. yüzyılın ikinci yarısından sonra her 10 yılda bir rastlanmakta. Bunlar “konjonktür buhranları” olarak adlandırılmakta. Konjonktür buhranların iki temel özelliği var: Daima refah dönemlerini takip ederler ve uluslararası bir nitelik taşırlar. Birinci Dünya Savaşı sonrası A.B.D.’nin sarsılmasıyla başlayan ekonomik buhran temelde bu “refah döneminden” kaynaklanmakta [2].
Tarihsel ekonomik gelişim sürecinin sürekli olarak batıya gittiği yaygın bir görüş. Amerikan ekonomik krizinin dünyayı neden bu kadar etkilediğini anlamak çok da zor değil. Ekonomik güç Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika’ya geçmişti. Hatta Amerika Avrupa ülkelerine milyar dolarlarca borç vermişti. Bu şartlarda Avrupa’da ayakta kalabilen bir ülke kalmıştı: Almanya. Almanya da o kadar krılgan bir yapıya sahipti ki dünya sermaye ithalatının yarısını kendisi yapıyordu. Toplam borçları 20-30 Trilyon Mark seviyesine gelmişti [3]. Ekonomik gücün önce durağı olan Avrupa’nın bu gücü nasıl kaybettiğini Albertini şu beş maddede sıralamış [4]:
- Avrupa nüfusu ihtiyarlaması ve savaşın, yetişkin erkek kuşağının ölümüne neden olmasından dolayı dinamizmin kaybolması.
- Otomobil, elektrikli aletler ve uçak teknolojisindeki yeni buluşlar ve geliştirmeler.
- Özellikle Japonya başta olmak üzere birçok ülkenin Avrupa pazarları üzerinde rekabete başlaması.
- A.B.D.’nin sadece dünyadaki egemenliğini güçlendirmeye çalışması.
- A.B.D. sanayi üretiminin 1914-1928 yılı arasında iki katına çıkarak, Amerikan sermayesinin, başta Latin Amerika olmak üzere birçok yerde İngiliz sermayesinin yerini alması.
Amerikan ekonomi sisteminin de belli başlı bir kusuru vardı. O da borsalarında cereyan eden spekülasyonlardı. Bunun da etkisiyle kâğıtlarda milyarların kayboluşu binlerce insanın mali durumunu derinden sarstı. Borsalarda esham ve tahvilat kıymetleri üzerinde yapılan spekülasyon arz ve talep kuralının hastalığından başka bir şey değildi. Spekülatör, kuvvetli bir talep karşısında çıkacak fiyat farkından istifade etmeyi düşünürdü. O kadar ki; borsada büyük miktarlarda oynadığı hisse senedinin ne cins sanayiyi ilgilendirdiğini sormak bile kimsenin aklına gelmezdi [5].
Etkileri bu kadar kuvvetli olan krizin ayak sesleri Florida’da gelmeye başlamıştı. Florida’lılar fiyatları yükseleceği düşüncesiyle 1928 yılına kadar yatırımlarını gayrimenkule yatırmaya başlamışlardı. Fiyatlar bu taleple birlikte ciddi oranda artmıştı. 18 Eylül 1928’de yaşanan tropik kasırgaya kadar durum böyle devam etti. Kasırga sadece gayrimenkul değerlerini ederinin çok çok altına taşımakla kalmadı, 200 kişinin ölümüne sebep oldu.
Bu denli derin etkisi olan bu krizi betimlemek amacıyla yazımızı o günün Ünlü Fransız yazarı Stephane Lauzanne’nın gözlemleri ile bitirelim:
“…Evvelce New York’ta iki yıl boyunca kaldığımda, en fakir ve mütevazı mahallelerde bile bir tane dilenciyle karşılaşmamıştım. Bugün sokakta on adım atamıyorum ki yanıma bir dilenci gelmesin. Bana sert bir sesle şu hitapta bulunmasın; -Açım! Bana bir parça et alacak para veriniz.
Dilencilik bu mağrur şehre de sirayet etmiş. New York’un göklere yükselen gurur ve nahvetini (kibrini) kırmıştır. Bu manzaraya gerçekten acıklı bir renk veren şey, dünya tarihinde görülmemiş bir ziynet ve ihtişamın, elem veren bir sefaletle yan yana, kucak kucağa mevcudiyetidir…[6]”
Not: Gelecek yazımızda 1929 krizinin sonuçları ve diğer önemli hususları inceleyeceğiz.
[1] Abit Cengiz, 1929 Ekonomik Krizinin İstanbul’a Etkisi, M.Ü. Y.L. Tezi, İstanbul, 2008, s. 13 [2] İsmet Alkan, A. Tufan Yazman, Buhranlar, İktisat ve Ticaret Ansiklopedisi, C. 3, İstanbul, 1948, s.123-126. [3] İbrahim Bakırtaş ve Ali Tekinşen, Dünya Savaşları Ve Büyük Buhran Arasındaki Etkileşimin Ekonomi Politiği, S.Ü. S-12, 2008, s. 88 [4] J. M. Albertini, Ekonomik Sistemler (Uygulamada Kapitalizm ve Sosyalizm), Bursa, 1990, s. 96. [5] Nejat, “Buhran Nerede Doğdu?”, İktisat ve Ticaret Mecmuası, I/1 (Mayıs 1934), s. 18. [6] Cumhuriyet, 10 Teşrinisani 1931.
