1.0 Lise yıllarında birlikte aynı odayı paylaştığımız arkadaşlarla, sesi içtiği sigaradan ve ileri yaşından dolayı epey pürüzlü olan bir şairin şiirlerini pilli bir kasetçalardan dinlemekteydik. Kasetçaların pilleri zayıflamış olmalıydı ki daha ilk şiirin ortalarında, bandı daha da yavaş bir hızda çalmaya başladı. Şairin pürüzlü sesi bu yavaşlatılmış okuyuşla birleşince biz odada cin var zannettik. Bulunduğumuz odayı kaçarak ve bağrışarak terkettik çünkü korkunun gerektiği eylemin bu olduğunu biliyorduk.
1.1 Buradan beklenmemiş, çoğu kez tabiat üstü, bir hadise olduğunda insanların korktuğu söylenilebilir mi? – Bazen evet, bazen de hayır. Zira yukarıdaki hadiseden anlaşılıyor ki bir insanın aniden yavaşlatılmış bir hızda konuşmaya başlaması onu dinleyenlerde korkuya sebep oluyor. Aynı şekilde mesela yine lise yıllarımda izlediğim The Ring filminde sinsi sinsi televizyon ekranına yaklaşan Samanta’nın, bir anda ekrandan dışarıya çıkmaya başlaması izleyenlerde korku etkisi bırakmıştı.
1.2 Öte yandan ilüzyon gösterilerinde sihirbazlar deneklerini ikiye biçip gövde bir tarafa ayaklar bir tarafa saçıyorlar. Benzer şekilde çizgi filmlerde ise kedilerin veya farelerin rendelendiğini, incecik doğrandığını, pişmiş tavuğun başına gelmeyecek şeylerin başlarına geldiğini çocuklar eğlenerek izliyorlar. Ne ilüzyon gösterilerini seyredenler korkuyor ne de çocuklar!
1.3 Terörün siyasi veya sembolik bir takım amaçlara ulaşmak için kullanılan baskı yöntemi olduğunu biliyoruz. O halde grafiiti ile uğraşmanın bir terörist eylemi olduğunu söylebiliriz. Halbuki graffiti sanatıyla uğraşanlar amaçlarının “rahatı yerinde olanları rahatsız etmek, rahatsız olanları rahat ettirmek” olduğunu söylerler. Demek ki gerek siyasi gerekse sembolik terör herkes için aynı korkunç etkiye sahip değil.
1.4 Mr. Brainwash ve Banksy’nin hayat hikayelerini anlatan Exit Through the Gift Shop belgeselinde Banksy kendisini “anarşist sokak sanatçısı” olarak tanıtıyor. Yukarıdaki tanımla uyuşan bu ifadeyi duyduğumuzda korkmamız – belki sadece ürkmemiz – gerekirken, Gazze duvarına çizdiği 9 graffiti’den herhagi birisini gördüğümüzde takdir ediyoruz.
1.5 Yukarıdaki örneklerin hepsinde korkmayı bekleyen insanların korktuğunu, eğlenmeyi bekleyen insanların eğlendiğini ve kendi düşüncesinin zıddını görünce bunu korkunç bulduğunu görüyoruz. Birlikte şiir dinlediğimiz arkadaşlar çok fazla cin hikayesi duydukları ve kaseti karanlıkta dinledikleri için şairin pürüzlü sesini çin diye yorumladılar; The Ring filmini seyredenler korku filmini seyrettikleri ve korkmayı bekledikleri için korktular – çünkü benzer şeylere aynı kişiler başka yerlerde gülüyorlar -; graffitiyi teröristçe bulanlar onlara hatırlamak istemedikleri şeyleri hatırlattığı için korkuyorlar.
1.6 Demek ki maddi her çeşit korku içtimai veya psikolojik çerçeve düşünülmeden anlaşılamaz ve çok sıklıkla başvurduğumuz bir hikayeyi tekrar etmek gerekirse insanın gözüne giren beyaz kılı bayram hilalı zannetmesi gibi bir yanılsamadır.
2.0 Bu korkulardan ayrı insanları meşgul etmiş başka bir korku daha var ki o da “öl”üm korkusu. İnsanlık tarihi boyunca yazılmış bütün şiir, şayet şiirin hasıysa, ya “öl”üm”ü anlamaya çalışmadır ya da ölüme isyandır ama ölümden bağımsız düşünülemez. Attila İlhan’ın An Gelir adlı şiiri bunu ne de güzel özetler:
görünmez bir mezarlıktır zaman
şairler dolaşır saf saf
tenhalarında şiir söyleyerek
kim duysa
korkudan Қlӟr
2.0.1 Necip Fazıl’ın “öl”üm”e dair yazılmadık şiir bırakmadığını ve pencresinden son kez dışarı baktıktan sonra “demek böyle ölünürmüş” diyerek vefat ettiğini de biliyoruz. (Hayatı boyunca tabutunun tahtasının hangi ağaçta olduğunu merak etmeyen bir insan, o an geldiğinde, bu sözü söyleyebilir mi?)
2.4 Şairlerden başlayıp kitapların en “has” olanına varana kadar gelecek olsak dahi varacağımız en son noktanın “ölüm”ün dünya üzerinde var olan herşeyi içerdiği gerçeğidir. Mutlak tecritteki insanın bile ölüm dışında bir şeyi düşüneceğini mi zannediyorsunuz?
2.5 Hatta o kadar ki, birinci paragrafta anlatılan her çeşit korkunun tahtında nihai olarak varlığın zarar görüp görmemesi endişesi yatar … dolayısıyla onlar da ölümle alakadardır. Uzun lafın kısası birinci paragrafta yazılan herşey boşuna yazılmıştır. Fakat ikinci paragraf olmadan onların boşuna yazıldığını göremezdik.
2.6 Bu herşeyde de böyle mi? Korku veya başka bir mefhumu düşünürken, o mefhumun ölümle olan bağını bulana kadar yaptığımız herşeyin boş olduğuna hükmetmekle mi bağlamış bizi kader? – Pekala bu yazıyı yazanın herşeyi dönüp dolaştırıp ölüme dayandırmak gibi bir arzusu olamaz mı? Hayır, kesinlikle hayır. Nereye gitsen “öl”üm öyle veya böyle karşına çıkacak. – Peki ya Wittgenstein’ın “öl”üm yaşamın içindeki bir olay değildir” sözü nasıl anlaşılacak? Anlaşılamayacak, çünkü gerçek değil. Anlaşılamayacak, çünkü bu yazı gerçegin onun söylediği yönde olmadığını gösteriyor.
Elimden korkuya dair yekpare bir gerçeği ifade eden güzel bir yazı çıkmasını istemiştim. Şimdi anlıyorum ki daha bunun başındayım. Dışarıda akşam olmak ve gün ölmek üzere. Zaman ifadelerimin dağınıklığını düzeltmek ve başarısızlığımı cilalamak için çok geç. Tractacus’un yedinci paragrafına iltica etmekten başka çarem kalmadı.
Whereof one cannot speak, thereof one must be silent. *
* (En sade haliyle; “Kişi konuşamıyorsa sessiz kalmalıdır.” olarak çevirebileceğimiz bu cümleyi Ludwig Wittgenstein amca Tractatus Logico-Philosophicus adlı tek eserinde kullanıyor. )


