0. Bizlere sağlık, mutluluk ve huzur vermenin yanı sıra, birbirimizle gerçek hayatta ve Facebook gibi sosyal mecralar üzerinden iletişim kurma gücünü ve istidâdını veren Rabbimize hamd ederiz. Bizi hiç görmediği halde imanımızın akıbeti hakkında endişesi olan ve gözyaşı sellerinde boğulan, ümmeti için hayatını adayan ve “Ashabım size iki emanet bırakıyorum. Onlara tabi oldukça hiçbir sıkıntıya uğramazsınız. Bunlar, Allah’ın kitabı olan Kur’an-ı Kerim ve benim sünnetimdir.” diyen Efendimize (sav) salât ve selâm ederiz.
1.0. Görülen ve duyulan şeyler diğer duyulardan farklı olarak cihetten ve mesafeden bağımsız bir şekilde, olduğu yerde ve olduğu gibi algılanır. Şahsi menzilimizin içerisinde olan bir şeyi kısıtlı da olsa görebilir veya duyabiliriz. Oysa koku buruna, tad ağza vardığı zaman algılanır. Yani insanın çevresini tanıma yetisinin büyük bir kısmı görme ve duyma duyuları yardımıyla gerçekleşir.
1.1. Görmek, duymak, veya hissetmek için ise bir kısım vasıtalara ihtiyaç duyarız. Örneğin görmek işin güneş şualarından yardım alırız. Gözümüz şualarla fiziksel etkileşim kurabildiğinden dolayı biz görebiliriz. Yani karanlık bir odada görme eylemini gerçekleştirmek mümkün değildir. Veya gözümüzün iç organlarımızdan herhangi birisi gibi kapalı bir kutu olduğunu – derimizle kaplandığını – hayal edelim. Görmemiz mümkün olur muydu?
1.2. Burada duyularımızın etkileştiği bütün cisimlerin en sonunda beynimiz tarafından idrak edildiğini unutmamak gerekir. Çevremizle olan iletişimimiz zahirde göz ve kulak yardımıyla oluyor gibi görünse de, beyin olmadan bunları idrak etmemiz mümkün değildir. Örnek olarak bu yazıyı gözlerinizle okuyor, anlatılmak isteneni beyninizle idrak ediyor olduğunuzu söyleyebiliriz.
1.3. Kısaca beynimizin maddiyatı idrak için yeterli olduğunu söyleyebiliriz. Yeterince yaklaştığımız, ilgi dairemize dahil ettiğimiz maddi bir mevzuyu beynimiz yardımıyla ama zor ama kolay bir şekilde idrak edebiliriz.
2.0. Mevzu-i bahis maneviyat olduğunda bu durum değişir. Çünkü çoğu zaman kalbimiz beyinden daha işlevseldir manevi mevzularda. Beynimizin maddiyatı idrak için var olduğu gibi, kalbimiz maneviyatı idrak için vardır.
2.1. Maddiyatı idrak için kullandığımız organlarımız dış ortamla ilişki içerisindeyken, maneviyatı idrak için kullandığımız organlar tamamen kapalıdırlar. Örneğin, kalbimiz göğüs kafesimizin içerisinde saklıdır. Kaburga kemikleriyle, göğüs kaslarıyla, ve çeşitli organlarla adeta bir sandık içerisinde saklanmaktadır.
2.2. Bir şeye gerçekten değer verdiğimizde ne yaparız? Önemli olduğunu, bakışların onun üzerinde olacağını, kötülüklere maruz kalabileceğini bildiğimizden mümkün olan en iyi koruma yöntemleriyle onu saklamaya çalışırız.
2.3. Zahmetsizce elde edilebilecek bir şey değerli değildir. Örneğin bir çay kaşığı. Yol üstündeki herhangi bir marketten kolayca temin edebilirsiniz. Fakat Kaşıkçı Elması için aynı durumun geçerli olduğunu söyleyebilir miyiz? Topkapı Saray’ında saklanan 86 karatlık bu elması korumak için alınan önlemleri tahayyül etmek zor olmasa gerek. Elmasın tezgahta satılan bir çay kaşığı gibi sergilenmesini bekleyemeyeceğimiz gibi, saklandığı yerde kendi haline bırakılmasını da bekleyemeyiz. Birilerinin düzenli olarak temizlemesi, bakımını yapması ve gerekliyse yeni güvenlik önlemleri alması gerekir.
2.4. Kalplerimiz de değerli olduğundan ötürü vücudumuz içerisinde saklanmaktadır. Fiziksel olarak kalbe ulaşmak için önce vücudumuzun her tarafını kaplayan deriyi, ardından kaburga kemiklerini, ardından göğüs kaslarını, ardından akciğeri ve son olarak kalbi kaplayan yağ tabakasını ortadan kaldırmak gerekir. Fiziksel de olsa bu duvarın kalbi dışarıdan gelebilecek manevi etkilerden korumak amacıyla örüldüğünü söyleyebilir miyiz? Bence söyleyebiliriz.
3.0. Buradan gerçek hayatta etkileşim içerisinde olduğumuz şeylerin kalbimiz üzerinde etkileri olduğu sonucuna varabiliriz. Yaptığımız ve yapmaya niyetlenip yapmadığımız işlerin kalbimize olan etkisi tahmin edebileceğimizden çok daha fazladır. Yapmaya niyetlendiklerimizi önce kalbimize – veya vicdanımıza – sormamız, gelen cevaba göre hareket etmemiz gerekir. Tersi hareket ettiğimizde genelde ruhumuzun sıkıldığını, kalbimizin sıkıştığını hissederiz.
3.1. Ahiret günü kalplerimizin açılacağını ve içinde, en derinlerinde sakladığımız bütün gizli sırlarımızın ortaya çıkacağını biliyoruz. O halde kalbimizi fiziksel kafesinde olduğu gibi saklamak varken, ve kalbimizin açılacağını biliyorken, onun tersine hareket ediyor olmak ne kadar mantıklıdır?
3.2. Açılan kalplerimizde sakladıklarımızın tek tek gün yüzüne çıkacağını, iyi veya kötü her yaptığımızdan sorguya çekileceğimizi bildiğimiz halde kalbimizin tersine hareket ediyor olmamız ne kadar mantıklıdır?
3.3. Mantık ki beynin uyarılması ile vardır.
4.0. Yani etkileşim içerisinde olduğumuz her şey vücudumuzla birlikte kalbimizi ve ruhumuzu da etkilemektedir. Yediklerimiz, gördüklerimiz, insanlar, internet, Facebook veya gün içerisinde kullandığımız herhangi bir vasıta..
4.1. Facebook? Hatırı sayılır bir kısmımızın son bir senedir istisnasız her gün girdiği site. Hatta çoğumuz onunla birlikte yaşıyoruz. Peki o yokken ne vardı? Çok değil 6-7 sene önce kurulmuş bir siteden bahsediyoruz. Maillerimizi okumak üzere açtığımız internet tarayıcısıyla ilk ziyaret ettiğimiz sayfa oluyor çoğu zaman. O kadar bağlanmışız ki aklımıza gelenleri birine aktarma ihtiyacı hissettiğimizde kendimizi Facebook ile baş başa buluyoruz.
4.2. Aylardır etrafımdaki insanlarla oturup konuşuyorum. Neler yapıyorsun, ne ile meşgulsün, insanlarla nereden haberleşiyorsun, edindiğin tecrübeler neler, bizi nasıl bir hayat bekliyor gibi sorular sordum. Cevabı malum, herkes bir yerde Facebook ile buluşuyor. Konuştuklarımı toparlayarak 3 ana başlık çıkardım: Sahtelik, Gıybet, Vakit israfı.
5.0. Sahtelik… Eğreti olmak, uydurma yaşamak, dolandırmak, aldatmak. Siz devam edin. Çevrim içi – internete bağlı – olduğumuzda gerçek hayattaki kişiliğimizi unutuyoruz.
5.1. Gerçek hayatta asla söylemeyeceğimiz veya söylemekten çekineceğimiz şeyleri internetin başına geçince rahatça söyleyebiliyoruz. Facebook “Şu anda ne düşünüyorsun?” sorusuyla, Twitter 140 karakter kısıtlamasıyla yeterince can alıcı duruyor çoğumuz için.
5.2. Kendimize veya başkalarına ait fotoğrafları internette rahatça paylaşabiliyoruz. Dolayısıyla gerçek hayatta bu fotoğraflarla karşılaşması mümkün bir çok insan fotoğrafları avuçlarının içinde buluyor. Aynı şekilde, gerçek hayatta fotoğrafı çekilenin veya herhangi başka bir insanın yanında iken bakmaktan haya edeceğimiz fotoğrafları rahatça kurcalayabiliyor, inceleyebiliyor, bilgisayarımızın masaüstünde arka plan resmi olarak tayin edebiliyor, indirip arşivleyebiliyoruz.
5.3. Gerçek hayattaki kişiliğimizden sıyrılıp kendimize özel bir kişilik oluşturmaya çalışıyoruz. Örneğin yepyeni telefonuyla lavabo aynası karşısında çekmiş olduğu fotoğrafı yayımlayan bir arkadaşınız olmuştur muhtemelen. Veya kimsede olmadığına inandığı bir ayakkabıyla poz verenini. Çoğu insanda olan farklılık arayışının farklı tezahürleri bunlar.
5.4. Yani sanal ortamda söylediklerimizle, yayımladığımız fotoğraflarla, videolarla kendimize özel bir kişilik oluşturmaya çalışıyoruz. Bu seviyede sahtecilik, onur kırıcı olmasının yanı sıra, kalbimize ve dolayısıyla Allah ile olan ilişkimize de zarar veriyor. Çünkü kendimize yalan söylüyoruz. Oluşturmaya çalıştığımız sahte kişilik maskesini takınarak kendi yalanımıza inanmaya başlıyoruz.
5.4.1. Tabi bu söylenenler internet ortamında sessiz kalmak, fotoğraf yayımlamamak, internet ile birlikte gelen çeşitli vasıtalardan uzak durmak gerektiği anlamına gelmez. Niyet ettiğimiz işlerde kalbimizi sorgulamak, ölçülü davranmak gerekir. İnterneti yaşam amacımıza hizmet eden bir araç olarak kullanıp kullanmadığımızı kontrol etmemiz gerektiğini unutmamalıyız.
5.4.2. Ardından oluşabilecek manevi hasarların ötesinde psikolojik rahatsızlıkların bilincinde hareket etmeliyiz. Çünkü internet üzerindeki eğreti davranışlarda bulunarak kendimize olan güvenimize zarar verebilir, özgüvenimizi yerle bir edebiliriz. Gerçek kişiliğimize değer vermek yerine, olmayan – çoğu zaman olması mümkün de olmayan – bir kişilik oluşturmaya çalışıyoruzdur.
5.5. Kendimiz olmak, kendi benliğimizle gurur duymak – ama kibirlenmeden – varken neden bir başkası gibi davranmaya çalışıp kendimize zarar verelim? Allah’ın hepimizi birbirimizden ayrı yarattığını, herkesin birbirinden farklı bir ayrıcalığı olduğunu biliyoruz. Örneğin, benim çok iyi yaptığım bir işi bir arkadaşım yapamayabiliyor. Veya onun çok iyi yaptığı bir işi ben beceremeyebiliyorum.
5.6. Yani internet ortamında da olsa kendimiz olmalıyız. Herkesin kendisine özel bir yeteneğe sahip olduğunu, o minvalde yaratıldığını aklımızdan çıkarmayalım.
6.0. Gıybet, dedikodu, çekiştirmek, arkadan konuşmak, zorbalık, kabadayılık.
6.1. Bilgisayar ekranlarının arkasında saklanıyoruz. Bir insana hakaret etmenin en kolay yolu internet. Zira istediğinizi yazıyorsunuz, pencereyi kapatıyorsunuz ve bitiyor. Gerçek hayatta yüzüne söyleyemeyeceğimiz hakaretleri ağız dolusu savuruyoruz ve işlerimize geri dönüyoruz.
6.2. Konu yine kendimiz olmaya geliyor. Kendimiz için söylenmesini istemeyeceğimiz şeyleri hiç bir yerde söylememeliyiz. Kötü söz en güçlü insanın bile kalbinin incinmesine sebep olur. Bir insan fiziksel anlamda ne kadar güçlü olursa olsun, hakaret edildiğinde rencide olur. Hem kendimizin, hem de muhatabımızın kalp sağlığını düşünüyorsak arkadan konuşmayı, alay etmeyi, dalga geçmeyi unutmalıyız.
6.3. Müslümanların kardeş olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız. En yakın arkadaşımız veya öz kardeşimiz hakkında kötü konuşmamız ne kadar yakışık alır? Aynı şekilde düşünüp din kardeşimize de öyle davranmalıyız. Bu çeşit davranışlar insanlarla olan ilişkilerimizi güçlendirmez, aksine zayıflatır.
6.4. Yani bilgisayar ekranının arkasındayken söylediklerimize dikkat etmeliyiz. Gerçek hayatta sarf edeceğimizden şüphe duyduğumuz kelimeleri kendimize saklamalıyız. Gerçek hayatta da insanlara hakaret etmememiz gerektiğini hatırlamalı ve bunun kalbe verdiği zararı aklımızdan çıkarmamalıyız.
7.0. Vakit israfı, oyalanmak. Dikkat dağıtmak, ilgi kaybetmek.
7.1. İnternette ve özellikle Facebook gibi sitelerde çok fazla zaman harcıyoruz. Buralarda zaman harcadıkça dikkatimiz dağılıyor ve ilgilenmemiz gereken konulara yeterince yoğunlaşamıyoruz.
7.2. Bir arkadaşım internette okuduğu bir makalede, yapılan araştırmalar sonucu insanların artık makaleleri okumadıklarını, başlıklara baktıktan sonra üstünkörü bir göz gezdirip bıraktıklarını söylemişti. Makalenin ismini sorduğumda, “Hatırlamıyorum, sadece başlığına ve ilk paragrafına bakmıştım.” demesinin ardından kahkahalarla gülmüştük.
7.3. İnterneti veya diğer aletleri kullanırken onların bizim hayatımızı kolaylaştırmak için üretilmiş ürünler olduklarını unutmamamız gerekiyor. Bu aletleri nasıl kullandığımızın bilincinde yaşamamız gerekiyor. Örneğin ateşi yemek yapmak için kullanabileceğimiz gibi bir evi yakıp kül etmek için de kullanabiliriz.
7.4. Bir işle geçirdiğimiz zaman o işi ne kadar çok sevdiğimizin göstergesidir. Mark Zuckerberg denen adamın yazdığı kitaba günde 3 saatini harcayan insanlar tanıyorum. Daha fazlasını harcayanların var olduğunu da tahmin ediyorum. Harcanan zaman gösteriyor ki bu insanlar Mark’ın yazdığı kitabı çok seviyorlar. Peki sormak gerekiyor. Allah’ın gönderdiği Kitap ile ne kadar zaman harcanıyor? Kim olmak istediğimize iyi karar vermemiz gerekiyor. En doğru yaşam biçimini, en güzel kişiliğin inşasını anlatıyor olmasına rağmen Mark’ın kitabından daha az okunan bir kitap var elimizde.
8.0. Facebook gibi sosyal mecraları veya interneti kullanmamalıyız demiyorum. Bunların bir araç olduğunu, iyi işlerde kullanıldığında çok faydalı olabileceğinin bilincindeyim. Sadece bu gibi ortamlarda kendimizi ve davranışlarımızı kontrol etmemiz gerektiğine inanıyorum. Kalbimiz neye bağlanırsa, varlığımızın onun mahiyetine bürünüyor. Okuduğumuz kitabı iyi seçtiğimiz sürece kalp sağlığımız açısından bir sıkıntı yaşamayız. Attığımız her adımda O’nun bize kitabıyla bildirdiklerini hatırlamamız yeterli.
